TÜRKİYE’DE
DEVLET KAPİTALİZMİ
UYGULAMALARININ
NİTELİĞİ VE NEDENLERİ
Emre
BALIKÇI
Giriş
Türkiye İktisat Tarihi, özellikle 80’li yıllara kadar, azgelişmiş bir
ülkenin sanayileşme çabasının hikayesi olarak tanımlanabilir. Bu süreçte amaca
ulaşmak için, zaman zaman ulusal, zaman zaman uluslar arası dinamiklerin belirleyici,
ancak her ikisinin az ya da çok oluşmasında etkili olduğu bazı politikalar
ve amaçlar ortaya çıkmıştır. Devletçilik, belki de, bu politikalar içinde
tartışmaya en değer olanıdır.
Devletçilik; ortaya çıkış nedenleriyle, Türkiye’de uygulanması sırasındaki
farklılıklarıyla, başarısıyla ( ya da başarısızlığıyla ) ve günümüzdeki misyonuyla
birçok araştırmaya konu olabilir. Benim bu çalışmada incelemek istediğim,
aslında yukarıdaki konulardan bazılarının alanına girmek zorunda kalmamıza
yol açıyor, ancak yine de üzerinde az durulmuş bir konu. Türkiye’deki devletçilik
uygulaması neden radikal bir uygulamaya, daha da ötesi bir sosyalist düzene
dönüşmedi? Bu soruyu cevaplamaya çalışmanın, devletçilik politikasının Türkiye’deki
niteliğini ve amacını anlamamıza yönelik bize çok şey kazandıracağına inanıyorum.
Devletçilik
ve Sosyalizm
Bu noktada öncelikle, yukarıda ele aldığımız kavramları açığa kavuşturmak
ve “Neden böyle bir dönüşüm gerçekleşsin ki?” sorusunu açığa kavuşturmak gerekiyor.
“Devletçilik nedir?” sorusunu cevaplamaya çalıştığımızda, basitçe devletin
iktisadi ve toplumsal alanlara karışmasını gerekli gören öğreti diyebiliriz.
( Büyük Larousse ) Ancak literatürde çok farklı devletçilik tanımları vardır.
Özellikle Türk devletçiliği için farklılaşan bu tanımlara fazla girmeden ılımlı
ve radikal devletçilik şeklinde kabul gören iki farklı devletçilik bu aşamada
bize yetecektir.
Özel sektörün gerçekleştiremediği yatırımları devletin üstlenmesini
öngören ılımlı devletçilik tanımı, devletin kamu yararı için gerekli gördüğü
tüm alanlarda faaliyet gösterebileceğini vurgulayan bir radikal devletçilik
anlayışı ile birlikte en geçerli olan devletçilik tanımları arasında yer alır.
Tanımlardan da anlaşılacağı gibi, ılımlı devletçilik anlayışında, devletin
faaliyet alanının sınırları belirlenmişken, radikal devletçilik anlayışında
böyle bir sınır ortada yoktur. Bu nedenle eğer devletçilikle sosyalizm arasında
bir yakınlık kurulabiliyorsa, buna radikal devletçi tanımının neden olduğunu
söylemek yanlış olmaz.
Sosyalizmin ise her iki devletçilik tanımından da çok kalın çizgilerle
ayrılmasına neden olan bir özelliği vardır ki, bu da mülkiyet konusundaki
farklılığıdır. Sosyalizm, özel mülkiyete izin vermez, ancak bölüşüm ve dolaşım
konusunda aynı devletçilik gibi piyasa mekanizmasını kullanır. Marx’a göre
de komünizme giderken bir ara duraktır.
Türkiye’de
Devletçilik
Devletçiliğin, Türk kurucu kadrolarında ifade bulan tanımlarının zaman
içinde değişikliğe uğradığını görüyoruz. İlk defa, 1931 CHP kurultayında kabul
gören devletçilik tanımının ılımlı devletçilik tanımını yansıttığı görülüyor.
“ Ferdi mesai ve faaliyeti esas tutmakla
beraber … milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği işlerde –
bilhassa iktisadi sahada – devleti fiilen alakadar edecektir. “ 1935 yılında
yapılan değişiklikle yeniden tanımlanan devletçilik, daha radikal bir kimliğe
büründü. Özel sektörün çok fazla rahatsız olduğu bu değişikliğin devlete verdiği
pragmatik özellik ve sosyalizme kayma endişesi, başta Atatürk olmak üzere
tüm kadro tarafından bertaraf edilmeye çalışılmıştır. Atatürk’ün İzmir Fuarı
açılışına gönderdiği mesaj, hem bu tehdit konusuna yaklaşımını, hem de devletçilik
tanımını anlamak konusunda oldukça aydınlatıcı... “Türkiye’nin
tatbik ettiği devletçilik… sosyalizm nazariyatçılarının ileri sürdükleri fikirlerden..
tercüme edilmiş bir sistem değildir… Devlet … hususi teşebbüslerle yapılmamış
şeyleri bir ana evvel yapmak istedi. “
Örnekler çoğaltılabilir. Dönem boyunca verilen demeçlerin yanında 29-32
döneminin, iş çevrelerini devletçilik politikalarına ikna etme dönemi olduğu
bile yaygın kabul edilen bir görüştür. Sadece sosyalizme kayış değil, 1937’de
CHP tüzüğünde yapılan tanım değişikliğine
rağmen, radikal devletçi uygulamalarla tanınan İsmet İnönü’nün, Atatürk
tarafından istifaya zorlanarak yerine daha ılımlı ve işadamları tarafından
sevilen Celal Bayar’ın getirilmesi bile çok çarpıcı bir örnektir.
Değişmeyen
Amaç : Burjuva yetiştirme
Denilebilir
ki, iktisat politikaları anlamında devletçiliğin uygulanması, Osmanlı İmparatorluğu’nun
son dönemlerinden, 1923 Kemalist devriminin sağladığı sürekliliğin aksine
gerçek anlamda bir kopuş yaratır. Ancak bir noktada da sürekliliği devam ettirir.
Yapılan devletçilik tanımlarından da anlaşıldığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin
bir hiyerarşi toplumu ve ulus-devlet olma yolundaki engeli, bir burjuva sınıfının
eksikliği, devlet eliyle yaratılacak olması ve ekonomide hakimiyetin zaman
içinde bu sınıfa bırakılma erki yine aynen devam ediyordu. Bu anlamda devletçilik
politikası da, bu sınıfı yetiştirme amacından bir sapma değil, sadece bunun
yönteminin değişmesiydi. Daha açık bir ifadeyle devletçilik, hakim sınıfın
sermayeden başka bir sınıfa verileceği bir sisteme, sosyalizme kayma anlamına
gelmiyordu. Bunda kuşkusuz en büyük faktörlerden biri de, Mustafa Kemal Atatürk’ün
inanmış bir özel girişimci olmasıydı. ( Emre Kongar )
İttihat ve Terakki’den beri hep birincil tutulan bu amacın, devletçilik
politikasını yönlendirdiği ve biçimlendirdiği çok açık. Burada ilk başta sorduğumuz
sorunun cevabını almış olmakla beraber yeni bir soru ortaya atmış oluyoruz.
Türkiye’deki devletçilik deneyimi asla sosyalist bir çizgiye kayamazdı, çünkü
özel mülkiyeti yasaklayan sosyalist bir anlayış, 1908’den beri devam eden
ulusal burjuva yetiştirme amacıyla çatışırdı. Peki ulusal burjuva yetiştirme
çabası neden bu kadar mitleştirilmişti? Bu noktadan sonra cevaplamaya çalışacağım
soru bu olacaktır. Bu şekilde amacımın devlet kapitalizmini temellendiren
iktisadi ve uluslar arası dinamikleri yok saymak olmadığını vurgulamak isterim.
1923-29 döneminde ulusal burjuva yetiştirmek amacıyla sermaye aktarım
mekanizmalarının daha dolaysız çalıştırıldığını görüyoruz. Ayrıca alınan sanayileşme
kararını özel kesimin sağlayacağına dair bir inanç var. Yani zenginler yaratmakla,
girişimci yaratmak arasında bir eşgüdüm olduğuna dair üstü kapalı da olsa
bir inanç var. Devlet bu konudaki inancını 23-29 dönemi boyunca sürdürüyor
ve devletin girişimci rolünü üstlenmesi ve ekonomideki payını arttırması,
sadece demiryolları gibi stratejik sektörlerde görülüyor. Belki
bu politikalar daha uzun süre devam ettirilebilirdi, ancak 1929 yılı hem Türkiye
özelindeki, hem de dünyadaki gelişmelerle uygulanan politikanın ciddi olarak
sorgulanması gerektiğini ortaya çıkardı. 29 yılı, Türkiye’nin kendi gümrük
politikasını belirleyebileceği tarih olmasının yanı sıra, Osmanlı borçlarının
da ilk taksidinin ödeneceği yıldı. Lozan Anlaşması’nda belirlenen bu olaylardan
Osmanlı borçlarının ödenmesi hadisesi Türkiye’yi, Büyük Buhran’da ortaya çıkan
tarım/sanayi
hadlerinin tarım aleyhine değişmesiyle birlikte büyük bir sıkıntıya soktu.
Düşen gelirler ile birlikte yapılacak olan bu ilk ödeme ( Ödenecek taksitler
içinde en büyüğünü bu ilk taksit oluşturuyordu. ) ülkeyi büyük bir döviz darboğazına
soktu. Bu durumda ilk tepki, gümrük vergilerini de etkileyebilmenin getirdiği
avantajla korumacılığın uygulanması oldu. Korumacılık tek başına, ithalatı
düşürüp döviz sıkıntısını bir nebze azaltabilirdi, ancak ithal malların tüketiminin
engellenmesi ( ki bunların içinde temel ihtiyaç maddeleri de bulunuyordu )
refahı azaltıp, huzursuzluğa da neden olabilirdi. İthalatı devam ettirebilme
ihtimali de, ihracatı arttırarak mümkün görünmüyordu. ( Hem ihracat ürünlerinin
kompozisyonu, hem de Büyük Buhran nedeniyle azalan dış talep dolayısıyla )
Bu yüzden uygulanacak yeni politikanın öğelerinden birinin “ithal ikamecilik”
olacağı açıktı. Bu derhal uygulandı. Ancak yerli burjuvanın sanayileşme misyonunu
korunan pazarın avantajlarına rağmen de gerçekleştirememesi, iktisadi koşulların
yanında ülkede artan huzursuzluk, Serbest Fırka denemesinin gösterdiği ülkede
geniş tabanlı bir hoşnutsuzluğun olduğu ve bunun siyasi rejimi tehdit eder
nitelikte bir boyuta ulaştığı gerçeği, devletçilik politikalarının yukarıda
vurgulandığı şekilde özel sektör yanlısı bir biçimde ortaya çıkmasına neden
olmuştur.
Yukarıda anlatılanlar her ne kadar ekonomik rasyonaliteyle açıklanabilir
gibi görünse bile, aslında iki yönden siyasi anlamda ağırlıkları görülür.
Birincisi, dünya ekonomilerinden izleyebileceğimiz bir olgu olan, azgelişmiş
ülkelerin sanayileşmelerini daha çok, baskıcı rejimler çerçevesinde gerçekleştirmiş
olmalarına rağmen, Türkiye 23-29 döneminde bile siyasi rejimi tehdit edecek
unsurlar dışında baskıcı ve otoriter bir rejim olmayı tercih etmemiş, piyasa
ekonomisinin devamlılığını sağlayacak reformlar üretmeye çalışmıştır. İkincisi
de, yine aynı paralelde, 29 Dünya bunalımı ile eline tekrar bu fırsat geçmesine
rağmen, bu araştırmaya da konu olduğu gibi, sosyalizme kaymaya neden olmamasıdır.
Bu iki nedene bağlanabilir. Birincisi Asaf Savaş Akat tarafından “İktisat
İdeolojisi Üstüne Deneme “ isimli yazısında belirtiliyor. Türkiye Cumhuriyeti
kurucu kadrosu, güçlü tek parti devleti görüntüsüne kanmamış, güçlerinin sınırlarını
çok iyi teşhis etmişlerdir. Bu yüzden Ahmet Hamdi Başar ve Şevket Süreyya’nın
( Kadro Hareketinin ) yanılgılarına düşüp, Cumhuriyet’in politik selametini
tehlikeye düşürmek pahasına bir ekonomik seferberliğe ve hızlı sanayileşme
uğruna maceraya atılmamışlardır. ¹ Yani
politik rasyonalite, çoğu zaman ( ileriki yıllarda çok daha fazla )
ekonomik rasyonalitenin önünde
olmuştur. İkinci nedeninin ise, ulusal burjuva yetiştirme mitinin köklerinin
Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Kemalizm’in dayandığı sınıfsal yapıda aranması
gerektiği görüşündeyim. Ankara Hükümeti, daha Kurtuluş Savaşı yıllarında,
toplumsal meşruiyetinin sadece milliyetçilik duygularıyla sağlanamayacağının
farkındaydı. Bu açıdan, savaşı kazanmak için destek aldıkları grubun, sanılanın
aksine toplumun alt tabakaları değil, büyük arazi sahipleri, tüccarlar oldukları
görülmektedir. Köylü yığınlarının ise bağımsızlık hareketi karşısında çekingen
kaldıkları ve daha çok İstanbul
hükümeti yanlısı oldukları görülmüştür. ( Eldem’den aktaran Yakup Kepenek
)
Kurtuluş Savaşı deneyimi, Kemalist kadroya, sağlam bir politik zemin
sağlamanın yolunun, devletin yanında olan bir burjuva sınıfı yetiştirmekten
geçtiğini öğretmişti. Baskıcı bir rejim ve özel mülkiyete karşı olan bir sistem,
sosyalizmin tercih edilmemesinin ardında bu da yatıyordu.
Kemalizm’in dayandığı toplumsal yapı ve özel mülkiyetin bu şekilde
korunması, sık sık karşılaştığımız, Türk Devrimi’nin bir burjuva devrimi olduğu
ya da Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğu şeklinde söylemleri ortaya
çıkarmıştır. Bence bu görüşler yanlıştır. Çünkü Kemalizm ülke şartlarına normatif
gözlüklerle bakıp, burjuvanın çıkarlarını gerçekleştirmek amacıyla üretilmiş
bir ideoloji değildir. Her ideoloji gibi dayanmak zorunda olduğu bir toplumsal
sınıf vardı. Bu da ülke şartlarından dolayı, henüz burjuva bile denilemeyecek
olan, varlıklı sınıflar olmuştur.
Zamanın özel şartları dışında, aydın asker-bürokrat kesimden oluşan
kurucu Kemalist kadro, Aydınlanma Çağı’nın Fransız İhtilali’nin getirdiği
eşitlikçi, özgürlükçü akımların etkisiyle yetişmesi, hızlı sanayileşme hedefinin
önüne çağdaş batı toplumlarının ulaştığı medeniyet seviyesini yakalamak erkini
koymuştur. Ahmet Taner Kışlalı’ya göre Kemalizm, Fransız Devriminden o kadar
etkilenmiştir ki, CHP’nin altı okundan üçü zaten buraya aittir.
( Halkçılık, Devrimcilik, Devletçilik )
Atatürk’ün demokrasiye olan inancı ve böyle
bir sistem kurma özlemi için bir çok güzel örnek Ahmet Taner Kışlalı’nın “
Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” isimli bulunmaktadır. Avrupa’da
faşizmin hızla yükseldiği bir dönemde Atatürk, bu eğilime karşı koymuştur.
Sonuç :
Devletçilik iktisat politikaları uygulaması anlamında önceki dönemden
kesin bir kopuşu ifade eder. Ancak, ulusal burjuva yetiştirme amacından dönme
anlamına gelmez. Bunun nedenlerini yukarıda açıklamaya çalıştım. Tüm anlatılanlardan
şu sonucu çıkartabiliriz. Türk Devrimi iktisadi çıkarlara dayanan bir devrim
değildir ( Bu yüzden burjuva devrimi denilemez. ), emperyalizme karşı bir
mücadele ( Batı medeniyetine karşı değil ) ve aynı zamanda hilafete karşı
bir zafer anlamına gelir. Türk Devrimi’nin niteliği ve ideolojisi, doğaldır
ki genç Türk Cumhuriyeti’ne de yansımıştır, Türk Devrimi’nin sonuçları belli
sınıflara daha çok rant sağlasa da, Kemalist ideoloji, sınıf temelli bir ideoloji
değildir. Batı medeniyetini yakalamak birinci amacıdır. Yani Türk Devrimini,
liberalizmin ya da müdahaleciliğin; köylünün ya da burjuvanın zaferi saymak
yanlış ya da en azından eksik olur. Türk Devrimi Batıcıların, Doğuculara karşı
zaferi sayılmalıdır. ( Asaf Savaş Akat )
Bu nitelik, devletçiliğin sınırlarını ve uygulamasını da belirlemiştir.
Devletçilik, Batı uygarlığını yakalamak için uygulanan araçtan başka bir şey
değildir. Öncül amaç Batı medeniyetine erişmek ve demokrasiyi hayata geçirmekti;
sanayileşme ve diğer amaçlar bu ana amaca hizmet ediyordu.
(1) Kadro hareketinin devletçiliğe
neden olduğu ve kurucu kadronun da bu anlamda ekonomik bir seferberliğe girebildiği
argümanı, aslında Kadro’nun devletçiliği etkilemediği karşı argümanıyla çürütülebilir.
Kadro dergisinin yayını Ocak 1932’de yani devletçiliğin kararının alınmasından
sonra başlamıştır. Ayrıca derginin Atatürk tarafından kapattırılması, Yakup
Kadri Karaosmanoğlu’nun da Arnavutluk’a sürülmesi dergi ile Kemalistlerin
ne kadar uyumlu olduğunu göstermei açısından çarpıcı örneklerdir.
Referanslar
Ayşe Buğra,
Devlet ve İşadamları
Emre Kongar, 21.Yüzyılda
Türkiye
Asaf Savaş Akat,
Alternatif Büyüme Stratejisi
Cumhuriyetin 80
Yılı ( Cumhuriyet Gazetesi Eki )
Korkut Boratav,
Türkiye İktisat Tarihi
Yahya S.Tezel,
Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi
Ahmet Taner Kışlalı,
Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği