1.Giriş

 

Küreselleşme, çağın devlet adamlarının, iktisatçılarının ve hatta öğrencilerinin gündemindeki konu  . Devlet adamları ve iktisatçılar sıklıkla  küresel politikalardan veya küresel etkilerden bahseder. Öğrenciler ise genelde bu kavramı ödevlerinde kullanmakla yetinirler. Adının nerden geldiğini gösterir şeklide  bu sürecin bir  özelliği tüm coğrafyayı kapsamadır. Avrupa bu süreci yaşarken yani küreselleşirken Türkiye’de bu kavramın gereklerini yerine getirmektedir. 

 

Bu günün küreselleşmesinden farklı olarak bundan altı  yüz yıl önce dünyanın coğrafya olarak küçük ama ekonomi olarak büyük bölgesi Avrupa da  devlet adamlarının, iş dünyası liderlerinin , sivil hizmetlilerin  düşüncelerinin bir ürünü olarak Merkantilizm ortaya çıkmıştı.

 

Avrupa kıtası bugün küreselleşmeyi yaşarken Türkiye’de bu kavramın gereklerini yerine getirmektedir. Ama yüzyıllar önce  Avrupa’da merkantilizm hakim iktisadi düşünce iken diğer bir yanda  Osmanlı Devleti İktisat politikaları  merkantilistmiydi ? İlerleyen dönemde  1923 den bugüne bu coğrafyada Merkantilist düşünce uygulandı mı? Bu soruların cevabı   ancak  Avrupa’da merkantilist   düşünceyi yaratan süreç, düşüncenin  uygulanma şekli ve son olarak uygulamaların altında yatan sebeplerin gerek Osmanlı gerekse Türkiye Cumhuriyeti  için gözden geçirilmesiyle ortaya çıkacaktır.

 

2. Merkantilist Düşünce ve  MerkantilistUygulama Ayrımı

 

Konu Merkantilizm’im  belli bir coğrafyada tarih boyunca var olup olmadığını araştırmak olunca , düşünce ile uygulamanın birbirlerinden ayrıştırılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.           Ulusların gücünün ve zenginliğinin sahip oldukları değerli maden stokunca belirlenmesi ve kalkınmanın gerçekleşebilmesi için devlet müdahalesi gerekliliği düşünceyken uygulama ise kendisini daha çok dış ticaret politikasında gösterir.  Uygulamada dış ticaret dikkatlice regüle edilir ve Merkantilist düşünceye hizmet edecek şekilde ithalat engellenir ve daha çok ihracat yapmaya çalışılır. Daha az ithalat için dış ticaret politikasının yanı sıra yurt içi endüstri kalkındırılmaya çalışılır.Bunu için de devlet müdahalesine gerek vardır[1].

 

Merkantilizm düşüncesi Avrupa’da  bir çok değişimin sonucu olarak ortaya çıktı. Osmanlı İmparatorluğunda Merkantilist düşüncenin varlığı  imparatorluğun bu değişimlerin  ne kadar yaşadığının tespiti ile araştırılabilir. Cumhuriyet ekonomisi’nde ise  içinde bulunulan 19. yy ve öncesine göre daha küresel  iktisadi düzen nedeniyle  Merkantilist düşünce yerine daha çok Merkantilist uygulamalar ortaya çıkarılabilir.

 

3.Merkantilizmi Yaratan Süreç ve Osmanlı İmparatorluğu İktisadi Düşüncesi

 

On beşinci yüz yılın ortasından on sekizinci yüz yılın ortasına kadar süren üç yüz yıla yayılmış bir düşünce olan Merkantilizm’in Smith, Keynes, Marx gibi iktisadi bir sözcüsü yoktu sadece bir sistemdi[2]. Bu sistemin işleyişi tüccar kesimin doğması , coğrafi keşifler nedeni ile kıymetli maden akışı ve o dönemde yaşana iktisadi kriz ile  yakından ilgilidir.

 

3.1 Ticaretin Yayılması ve Tüccar Kesimin Oluşması

 

 Ortaçağ’ın çok eski dönemlerinde  Avrupa ülkeleri kendi aralarında ve Doğu Akdeniz ile  giderek artan oranda ticaret yapıyorlardı. Merkantilist dönemde artık hem yakın hem de uzak mesafelere büyük ölçüde artan bir ticaret gerçekleştirildi.  Ticaretin gelişmesi güçlü bir tüccar kesimi ortaya çıkardı[3] .

 

Tüccar şehirlerinde büyük tüccarlar yönetimde etkili olmanın ötesinde yönetimin kendisiydiler. On beşinci yüzyıldan on sekizinci yüz yıla kadar, bütün Avrupa da , yeni ulus devletlerde giderek etkili oldular . Kamu politikası ve buna bağlı olarak kamu faaliyetleri onların görüşlerini yansıttı[4].

 

Avrupa’da tüccarlık saygı gören bir meslekti. Osmanlı’da ise tüccar kesimin devletle olan ilişkisi Avrupa’daki tüccarınkinden  farklıydı.    Osmanlı’da  ,merkantilizmin Avrupa’da yeni yaşanmaya başladığı dönemde, 16 yy  da merkezi devletin taşradaki unsurlar karşısındaki gücü doruğa ulaştı. Ve bu merkezi yapı ile tüccar kesimin görüşleri her zaman bir değildi.

 

Devlet yöneticileri tüccarların Osmanlı iktisadi düzeni çerçevesinde önemli işlevleri yerine getirdiğinin farkındaydı. Bu nedenle tüccarlara  geniş hareket özgürlüğü sağlanmakta, özel bir konumları olduğu kabul edilmekteydi. Özellikle başkentin, sarayın ve ordunun iaşe sorunlarının çözümü için gerektiğinde tüccarlara imtiyazlar sağlanıyor, bölgesel ticaret tekellerinin kurulmasına izin veriliyordu[5].

 

Ancak ticaretin ve tüccarların Osmanlı’da her zaman varolan düzen çerçevesinde kaldıkları ve bir istikrar unsuru oluşturdukları söylenemez. Örneğin daha fazla kar amacıyla tüccarlar istifçiliğe, stokçuluğa başvurduklarında kentlerde darlıklar, sıkıntılar ortaya çıkabiliyordu.  Özellikle tarımsal üretimin sınırlı kaldığı yıllarda tüccarlar, ellerine geçen gıda maddelerini ve ham maddelerini kent pazarlarına göndermek yerine, daha yüksek fiyatlarla Avrupalı tüccarlara satmaktaydı. Bu tür darlıklar loncaların ve kentteki halkın iktisadi yaşamını alt üst ettiği gibi, işsizliği de arttırarak  kentlerde devlete karşı yönelebilecek siyasal, toplumsal hareketlere zemin hazırlıyordu[6].    

 

Osmanlı yöneticileri tüccarların kimi faaliyetlerinin devletin sürdürmeye çalıştığı iktisadi düzenle çeliştiği bu düzeni çözücü etkileri olabileceği görüşündeydi. Bu nedenle devlet bir yandan iaşe sorunlarının çözümündeki katkıları nedeniyle ticaret sermayesine belirli özgürlükler tanımak zorunda kalırken, öte yandan da tüccarların faaliyetlerini denetlemek ve devletin çıkarlarıyla çeliştiği ölçüde bu faaliyetleri ortadan kaldırmak için çaba gösterdi. 

 

Osmanlı’da tüccarlar sadece yönetimin kontrolünde olan bir kesimdi. Servetin merkantilist dönemde Osmanlı da dağıtımına bakıldığında  en büyük servetin tüccarlarda değil tefecilerle , yüksek devlet memurlarının elinde birikmiş olması dikkat çekicidir[7].

 

Serveti ve yönetimi elinde bulunduran kesimin yani devlet memurlarının hem siyasi hem de iktisadi hedefi kent nüfusunun temel tüketim gereksinimlerinin karşılanması, kentlerdeki iktisadi yaşamın canlı tutulmasıydı. Devlet memurları tüccarlardan farklı olarak kendi hedeflerinin altın ve gümüş stokunu arttırmakla sağlanacağını düşünmediler.   

 

3.2. Coğrafi Keşifler ve Kıymetli Maden Hareketleri

 

Tüccar sınıfının doğması yanında zamanın iktisadi tutumunu ve politikalarını etkileyen diğer bir gelişme Amerika ve uzak doğu keşif gezileriydi. Çok büyük miktarda altın ve gümüş geçmiş medeniyetlerin hazinelerinden ele geçirildi.  Avrupa’ya taşınan kıymetli madenler mal ve hizmetlere talep yarattı. Talepteki bu artış büyük ölçüde üretimdeki artışla  karşılandı ancak tarımsal ürün üretimine darboğazlar başlayınca , üretimin genişlemesi yerini fiyatlarda hızlı bir yükselmeye bıraktı[8].

 

Genel fiyatlar seviyesinin yükseldiği enflasyon dönemlerinde kar fiyatlardan daha süratle yükselen, gelir bölüşümü lehine dönen bir gelir çeşididir. Avrupa’ ya akan değerli madenler dolayısı ile fiyatlardaki yükselişin tüccar sınıfını zengin etmesi söz konusudur[9]. Bir taraftan tüccar sınıfının değerli metal akışı ile zenginleşmesi ve diğer bir yandan da yönetimin kendi olmaları ülke içinde değerli metal stokunu arttırmayı  zorunlu ama kılıyordu.

 

Avrupa ile Osmanlı arasındaki fiyat farklılığı nedeniyle Avrupalı tüccarlar Osmanlı imparatorluğuna gelerek hem buğday gibi gıda maddelerini hem de loncaların kullandığı hammaddeleri daha yüksek fiyatlar vererek satın almaya ve batıya göndermeye başladı. Sonuçta Osmanlı ülkesine büyük miktarda maden girmeye başlamıştır.   Ancak avrupa’da büyük gümüş ve altın akışı tüccarların ve yönetimlerin dikkatini bu metallere ve mülkiyetindeki ya da denetimlerindeki metal miktarını arttırmaya yönelik politikalara yoğunlaştırmasına neden olurken Osmanlıda hammadde ve temel üretim mallarının dışarı çıkması nedeniyle yurt içi talebin karşılanamaması kıymetli maden yerine mal mevcuduna dikkatlerin     yönelmesine neden oldu.  Bu nokta Merkantilist düşüncenin Osmanlı Ekonomisinde ortaya çıkamamasının temel nedenidir. Osmanlı Ekonomisinde provizyonizm geçerliydi ki bu ilke merkantilizmin tam karşıtı politikaların ortaya konmasına neden oluyordu.

 

Provizyonizm’e göre iktisadi faaliyetlerin amacı insan ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bunu için üretilen mal ve hizmetlerin mümkün olduğu kadar bol ve ucuz olması gerekmektedir. Bu ilke Osmanlı iktisat politikasını da yönlendiren en önemli ilkedir. Dolayısı ile Osmanlıda ihracat üretim faaliyetinin hedefi değildi. Üretimin hedefi yurt için

İhtiyaçların karşılanmadır. Bu görüş doğrultusunda Devlet ihracata en sıkı müdahalede bulundu ve hangi maldan ne kadar ihracat yapılacağı belirlendi ve ayrıca ihracata yüksek gümrük vergileri kondu.Buna karşın ithalatın ise serbestçe yapılmasına müsaade edildi[10]. Sonuç olarak Osmanlıda ekolü  gerek düşünce gerekse uygulama olarak merkantilizmden farklıydı.

 

3.3 Avrupa’da İktisadi Kriz

 

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa ekonomileri uzun dönemli bir bunalımın içine sürüklendi. Pek çok ülkede üretimin ve nüfusun artış hızı yavaşlarken işsizlik yaygınlaşmaya başladı. Bu  koşular altında Avrupa devletleri işsizliği azaltmak ve ekonomilerini canlandırmak amacıyla daha öncekilerden farklı  dış ticaret politikaları uygulamaya başladı. Osmanlı imparatorluğu için ise kıtlık en korkulan şeydi. Emek ve üretim faktörleri miktarca kolayca arttırılamıyordu. Bu nedenle ekonomide ihtiyaç duyulan zorunlu ithalatı sağlayacak kadar bir üretim fazlası dışında, herhangi bir mal veya hizmette üretim fazlası görülmesi arzı edilir değildi. Belirli bir mal veya hizmetin üretimin artırmak için diğer alanlardan üretim faktörü tahsis etmek gerekiyordu ki bu ise kıtlığa neden olabilirdi. Bu nedenle üretim ve istihdam yapısının değişmeden kalmasına özen gösterildi. Bu durum ise Gelenekçilik olarak adlandırılır.İktisat politikası ilkesi olarak gelenekselciliğin başlıca fonksiyonu ekonomik düzenlemelerin değişmeden kalmasını sağlamaktı[11].

 

 

4. Türkiye Cumhuriyeti Dönemi ve Merkantilizm

 

Sanayi devriminin, liberal ekonomi anlayışının ve dolayısı ise serbest dış ticaretin son olarak da küreselleşmenin 21. yüz yılın iktisadi düşüncesine yön veren temel kavramlar olduğu düşünüldüğünde 1923 den bugüne merkantilizmin düşüncesinin Türkiye Cumhuriyeti İktisat Politikasına yön verdiğini söylemek zor olacaktır. Dönemler itibari farklı yan amaçlarların varlığı  ile birlikte Cumhuriyet dönemi politikalarının temel amacı sınai üretimde gelişmiş ülkeleri yakalamaktı. İşte bu söz konusu politikalar dönemler itibari ile köklü farklılıklar gösterdi ve düşünce olarak olmasa da uygulama olarak merkantilizmin uygulamalarına benzer  yaptırımları ortaya çıkardı.

 

İzmir İktisat Kongresi Cumhuriyetin ilk 25 yılının  iktisat politikasını anlamak açısından son derece önemlidir.   Bu kongre korumacı ve İthal ikameci bir sanayileşme politikası uygulanacağını ortaya koymaktadır[12].   Bu ilke paralelinde hükümetin gümrük tarifeleri ile  bir yandan yerli sermayeyi koruması, öte yandan ithal malı tüketimini caydırarak döviz tasarrufu sağlaması Merkantilist uygulamalarla benzerlik göstermekteydi.  Merkantilizm paraya ve dış ticarete ön planda yer verdi. Maldan korku ve satmak endişesi ticari anlayışın göstergesiydi. Özellikle de dış ticarette bu endişe ortaya çıkıyor, bir dış ticaret fazlası elde edilmesi nihai amaç sayılıyordu. Dış ticarette koruma merkantilistlerin benimsedikleri politika oldu. Ancak hammadde ithaline izin vardı. Türkiye’de Merkantilist uygulamalar benzer bu dış ticaret politikası 1950 yılına kadar götürülmüş 1950 yılı itibari ile ithalat büyük oranda  serbestleştirilmiş ve daha liberal bir rejime geçilmeye çalışılmıştır.  1980 yılında ise ithal ikameci politika yerini ihracata dönük sanayileşme politikasına bırakmıştır. Bu değişimin soncu olarak ithalat ve ihracat rejimi serbestleştirilmiştir. Ve eksik değerlendirilmiş kur politikası, ihracata vergi iadesi, döviz tahsisi, ihracat kredileri verilmesi gibi  ihracat arttırıcı politikalar uygulanmıştır. Bir yandan İhracatın teşviki Merkantilist uygulamalarla benzerlik ortaya çıkarırken  diğer bir yandan ithalatın serbestleştirilmesi merkantilizmden uzaklaşmayı ifade etmektedir. Ancak  ihracatın ithalatın üstünde gerçekleşmesi isteği veya  en azından eşit olması arzu ediliyordu.Böylelikle ekonomik kalkınma gerçekleştirilebilecekti. Bu bakış açısıyla tartışıldığında  dış ticaret rejimi Merkantilist bir görüntü sergilemese de amaç bakımından benzerlik söz konusuydu.  

 

Gerek 1980 kadar olan dönemde gerekse 1980 sonrası dönemde Merkantilist uygulamalar benzeri politikalar kısmen gerçekleştirildi ama uygulayıcıların  temel düşüncesi geri kalınmış bir sanayi hamlesini başarabilmekti. Merkantilizmin ortaya çıktığı zaman ve yerde uygulayıcıların aklında böyle bir kaygı yoktu.

 

5. Sonuç

 

15. yüzyıldan 18.yüzyıla kadar bütün Avrupa’da tüccar kesimini yeni ulus devletlerde etkili olması, kamu politikası ve buna bağlı olarak kamu faaliyetlerinin onların görüşlerini yansıtması,    coğrafi keşifler ve dolayısı ile buralardan kıymetli maden akışı ve son olarak Avrupa’da yaşanan kriz yeni bir politikayı –merkantilizm- ortaya çıkardı.

 

Bu yeni  politikaların amacı ülke için­deki altın ve gümüş miktarını artırmaktı. Temel iktisadi amaç, milli servetin artırılması olarak tanımlanıyor, bir ül­kenin milli serveti de ülkedeki.altın ve gümüş miktarıyla öz­deşleştiriliyordu. Merkantilistler, bir ülkenin değerli maden miktarını artırabilmesi için ithal ettiğinden fazlasını ihraç etmesi gerektiğini, bir başka deyişle dış ticaret fazlası ver­mesi gerektiğini savunuyordu. Merkantilist politikalar izle­yen Avrupalı devletler, bir yandan ihracatlarını artırmaya, bir yandan da ithalatlarını sınırlamaya çalışmış; kendi ülke­lerindeki üretim dallarını dış rekabetten korumayı amaçla­yan politikalar izlemiştir. Böylece yerli üretim artırılırken, işsizliğin baskısı da hafifletilmiş oluyordu.

 

Yine aynı politikalar çerçevesinde, her devlet kendi dış ticaretini kendi tüccarları ve kendi dış ticaret filosu aracılığıyla yapmaya büyük önem vermekte, bu amaçla kendi tüc­carlarına ve deniz filolarına tekelci ayrıcalıklar sağlamak­taydı. Kısacası merkantilizm, Batı Avrupa'da yükselmekte olan yeni devletlerin güçlü ulusal ekonomiler oluşturmak için izledikleri politikaları yansıtıyordu. Sanayi Devrimi ön­cesinde bu ülkelerdeki en güçlü ve dinamik toplumsal ke­sim ticaret sermayesiydi. Merkantilist politikalar da her ke­simden çok tüccarların konumunu güçlendiriyordu. Daha uzun dönemde ise Merkantilist politikalar Kuzeybatı Avru­pa'nın yeni yükselmekte olan ekonomilerini güçlendirmiş. ulusal sanayilerin kurulmasında önemli rol oynamıştır.

 

Osmanlı Devleti ise yalnızca 15 ve 16. yüzyıllarda ve  17.  yüz yılın sonuna kadar  merkantilizmin tam karşıtı politikalar­ izlemiştir. Osmanlıların dış ticaret politikalarına ege­men olan iki temel kaygı sarayın, ordunun ve donanmanın, kentlerin ve bir ölçüde de loncaların iaşe sorunlarının çö­zülmesi ve mali gelir sağlamaktı. Osmanlı yönetimi, dış ti­careti, darlıkları ve kıtlıkları önlemenin, sarayın, ordunun ve kentli tüketicilerin gereksinimlerini karşılamanın bir ara­cı olarak görmekteydi. Bu nedenle de merkantilistlerin yap­tığı gibi ithalatı sınırlayıp ihracatı desteklemek yerine Os­manlı yönetimleri bunun tam tersini yapmıştır. İthalatı her zaman desteklemiş, ihracatı ise gerekli gördüklerinde, orta­ya darlıklar çıktığında sınırlamak yoluna gitmiştir. Yabancı tüccarlar ve yabancı deniz filoları da hem mal getirdikleri, hem de devlete gümrük vergisi geliri sağladıkları için teşvik edilmiştir.

 

Gerçi Osmanlı yönetimleri merkantilist devletlerin poli­tikalarını andırır bir biçimde altın ve gümüş ün ülkeden çı­kışını sık sık yasaklamış ve engellemeye çalışmıştır. Ancak, pek etkili olmayan bu önlemlerin amacı yerli üretimi koru­mak değil, devletin kendi adına para basabilmesi için gerek­li madenleri sağlamaktı.

 

Osmanlı yönetimlerinin dış ticaret politikalarını yönlen­diren bir başka öncelik de uluslararası ilişkilerde dost ka­zanmak arzusu olmuştur. Bir başka deyişle, Os­manlı yönetimi dış ticareti dış politikanın bir aracı olarak görmüş ve kullanmıştır. 1530'lu yıllarda Fransa ile imzalan­mak üzere hazırlanan, ancak imzalanmadan kalan ilk kapi­tülasyonlar antlaşmasında bu kaygı çok belirgindi.

 

Osmanlı’da hakim dış ticaret politikasına rağmen 17.yy sonu bir değişimi ortaya çıkarmıştır . Yukarıda anlatıldığı gibi ithalata her türlü destek, kolaylı sağlanırken ihracata yurt için tüketim karşılandıktan sonra izin verilmesi şeklinde olan yapı 17. yüz yılın sonunda doğru değişmeye başladı. Devlet ithal ikameci girişimlere yöneldi. İthalatta büyük zorluklar yaşanması özelikle yünlü ve ipekli tekstil ürünlerinin ithalatının zor ve pahalı bir hale gelmesi Osmanlıyı bu malları kendi üretme alternatifini gerçekleştirmeye zorladı.

 

19 yüzyılda Tanzimat dönemi uygulamaları dış ticaret politikasındaki değişimi devam ettirmekteydi . Kısaca bu dönemde dış talebe yönelik zirai ürünler üretimimin teşviki söz konusuydu.  1838 yılında ziraat ve sanayi meclisi kuruldu. Ziraat meclisinin çeşitli kararları incelendiğinde ,kurulun ticari ve sınai tekel  taleplerine , fiyat ve ücretlere müdahale isteklerine karşı çıkması liberal bir iktisadi yaklaşımı benimsediği göstermektedir.

 

Kurul aynı zamanda ihracatın teşviki ve ithalatın sınırlandırılmasını fiyat istikrarı ve ekonomik gelişme açısından önemli olduğunu belirtmesi bu meclisin merkantilist politikalardan haberdar olduğunu gösterir.

 

Osmanlının 18 yüzyılın başında geçtiği yeni ekonomik anlayış –ithal ikameci sanayileşme modeli- özellikle 1923- 1980 yıları arası dönemde uygulandı. İthalat   caydırılarak döviz tasarrufu sağlanmaya çalışıldı. İhracata dönük sanayilerin kullandıkları ithal hammaddeleri gümrük vergilerinden bağışık tutuldu. Gümrük vergileri yükseltildi. Sonuç olarak 1980 yılına kadar aynı seviyede olmasa da kısıtlayıcı ve koruyucu politikalar uygulandı.

 

 

Gerek Osmanlıda gerek Cumhuriyet döneminin ilk 50 yılında uygulanan politikalar merkantilizmle benzerlik göstermektedir. Ancak merkantilist oldukları söylenemez . Sonuçlar aynıdır ama amaç farklılığı söz konusudur.

 

 

İthal ikameci politikada dış ticaret kısıtlamalarının nedeni bir üretim sanayi oluşturabilmek ve bu sanayi için gerekli girdiyi sağlayabilmek için döviz temin edebilmektir. Ancak merkantilistler aynı kaygılarla dış ticarete kısıtlamalar getirmedirler. Onlar sadece ülkeye giren değerli madenle ilgiliydiler. Çünkü fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi yönetimin kendi olan tüccar kesimin zenginleşmesini sağlıyordu.

 

  

  Kaynakça

 

Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce, İstanbul:Remzi Kitabevi, 2004.

 

Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Bursa:Ezgi Kitapevi, 2002.

 

John Kenneth Galbraith, İktisat Tarihi, Ankara: Dost Kitapevi, Ağustos 2004.

 

Mehmet Genç,Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi,İstanbul:Ötüken,2000.

 

Richard T. Froyen, Macroeconomics, USA: Prentice Hall, 1998.

 

Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi,İstanbul:Gerçek Yayınevi, 1999.

 

 

  



[1] Richard T. Froyen, Macroeconomics, USA: Prentice Hall, 1998, s.33.

[2] John Kenneth Galbraith, İktisat Tarihi, Ankara: Dost Kitapevi, Ağustos 2004, s.38.

 

[3] Galbraith,a.g.e, s.39.

[4] Galbraith,a.g.e,s.39.

[5] Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi,İstanbul:Gerçek Yayınevi, 1999,s.88.

[6] Pamuk,a.g.e., s.88.

[7] Pamuk,a.g.e., s.108.

[8] Galbraith,a.g.e, s.40.

[9] Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce, İstanbul:Remzi Kitabevi, 2004,s.44.

[10] Mehmet Genç,Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi,İstanbul:Ötüken,2000,s.46-47.

[11] Genç,a.g.e., s.48.

[12] Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, Bursa:Ezgi Kitapevi, 2002,s.34.