Giriş

 

 İktisat Bilimi bugünü ve gelecekte  ekonomik açıdan nelerle karşı karşıya kalacağımızı açıklamaya çalışır. Bunu görmenin kolay yolu medyaya bakmaktır.  Bir çok iktisatçı gerek yazılı gerekse görsel medyada  her gün bize geleceğe dair senaryolar çizer. Biraz dikkat edilirse bugüne ve geleceğe yönelik izahlarda tarihi bilgilere çok sık atıfta bulunurlar. Çünkü bugün ki ekonomik ilişkilerimizi açıkladığımız tüm araçlarımız daha öncekilerce düşünüldü. Bunun için iktisadın tarihine dair bir farkındalık olmadan iktisatta anlaşılamaz .

 

Dünyanın her yerinde ekonomistler  enflasyon, yoksulluk, iktisadi krizler  gibi bir çok problemle mücadele ediyor. Bu gün ki anlamıyla anladığımız finansal krizin bin yıl önce de aynı şekilde var olduğunu söylemek imkansızdır. Ancak enflasyon, yoksulluk ve  bu gün mücadele içinde olduğumuz daha bir çok problem bizden öncekilerin zihinlerinde de yer ediyordu*. Onların düşüncelerini  bu gün  bizim gündemimizde  olmayan başka problemler de işgal ediyordu. Bu gün faiz para politikası stratejisi için önemli bir nominal çıpa ancak faiz bu gün ki yerine oturabilmek için uzunca bir yol kat etti. Bugün tartışılmıyor ama daha önceleri Aristotales’ce faizden bahsedilmesi bile şiddetle kınanmıştı . Bu nedenle faiz ve benzeri bir çok konunun  şu anki karmaşık konumunu anlayabilmek için tarihteki evrimini anlamamız gerekir. Bu çalışmanın amacı iktisat kitaplarının indeksini oluşturan bir çok  kavramın John Kenneth Galbraight’ın Kitabı “İktisat Tarihi”’nde ve Joseph J. Spengler’in kitabı “İktisadi Düşünce ve Adaletin Orijini”’nde verdiği bilgiler ışığında gelişimini tartışmaktır. Kavramların ve  bunlara bakış açısındaki değişikliklerin ortaya konmasının temel amacı ise bu gün sahip olduğumuz büyük iktisadi bilgi stokunun veya iktisadi düşüncenin gelişme şeklini anlayabilmektedir.

 

 

 

 

Üretim Faktörleri ve Getirileri

 

 Eski ekonomiler toprak ve işgücü gibi iki girdi ile sınırlıydı.  Ekonomik güç,  toprak ile  emeği yönlendirebilme yeteneğine göre şekillenmekteydi . Bu gün ise toprak yerini sermayeye bırakmıştır. Sermayenin yönetebildiği emek ekonomik gücü göstermektedir. Fakat bu gün sermayenin görevi toprağın eski ekonomilerdeki misyonuna  göre daha zordur. Thomas Hobbes’ın kitabı Leviathan’da bahsettiği gibi eski ekonomilerde  insan arzu ve ihtiyaçları üretim limitlerini aşmaktaydı. Yani toprak yoluyla emek yönetebilmek refah için  yeterliydi.  Ancak yarım yüzyıldır    sermaye ile emeği yönetip   getiri elde edebilmek  için -spekülatif kazanç dışında- bizlerin ilgisini çeken bir şeyler sunulmalıdır. Aksi taktirde sermaye harcanıp başkalarına pay edilecektir . Dünden bugüne faiz kavramıyla ilgili düşüncelerin değişmesi, gelişmesi sermaye birikiminin dünya genelinde artışının ve zamanla toprak yerine ikame edilişinin bir ölçüsü olsa gerek. Zira bir kavramın  insanlar için önemi artmadıkça ,onunla ilgili söylemler niye ortaya çıksın?

 

   Eski ekonomilerin hepsinde temel endüstrisi tarımdır. Ancak üretim faktörlerinin getirisi, örneğin emek için, her coğrafya da aynı değildir.  Yunan dünyası üretimin gerçekleştirilmesinde bağımlı emeği –köleleri- kullandığından onlar emek karşılığında ücret ödemediklerinden ücretlerin nasıl belirleneceği konusunda da iktisadi düşünceye bir katkıda bulunmadılar . Ancak Eski Hindistan   bu konuda bugün  bile rahatlıkla kullanılabilecek  bilgiyi üretmiştir.  Eski Hindistan’da Kautilya devlet memurlarında maaşların yapılan işin önemine göre, endüstrideki işçilerin ücretlerinin ise verimlilikler ile ilişkilendirilmesini öngörür .

 

Yunan dünyası -iş gücü olarak köle kullanması sonucu ücretlerin nasıl belirleneceğine dair kaygı içersinde olmadığı gibi - sermayenin azlığı nedeniyle  faiz konusunu   ilk etapta ahlak çerçevesinde tartışmıştır. İnsanlar iki nedenle borç alıp faiz öderdi.Gelir sağlayacakları sermaye mallarına  ya da işletme sermayesine sahip olabilmek için veya mevcut savurganlıklarına olanak sağlamak ya da geçmiş savurganlıklarını telafi etmek amacıyla daha az parası olan daha çok parası olandan borç para aldığı için faiz ödenirdi .

 Aristoteles faizden bahsetmeyi şiddetle kınamıştır. Ona göre en nefret edilen para kazanma türü tefeciliktir. Çünkü para faizle çoğaltmak için değil mübadele içindir.

 

Platon karlı sanatları açgözlü sanatlardan ayırmıştır. Bir sanat önceden var olamayan bir şeyi meydana getirdiğinde karlıydı. Aç gözlü sanatlar ise parasal veya diğer yönlerden artış sağlayabilmelerine rağmen hiçbir şeyi var etmez.

 

Eski Hindistan’da ise faiz konusunda durum biraz farklıydı. Tefecilik yasal bir meslekti ve faiz oranlarının ne olması gerektiği hakkında aslında daha önemlisi faiz oranlarının neye göre belirleneceği hakkında görüşler ortaya atıldı.  Kautilya risk ve belirsizliklere bağlı olarak faizlerin %1.25  ile %20 arasında belirlenebileceğini vurguladı. İktisadi düşünceye katkı faiz oranlarının riske göre belirlenmesi gerektiğinin o zamankilerce düşünülmesidir.

 

Gene Hindistan’ da Manu  faizi  onaylamakla birlikte faiz oranlarının bazı sınırlamalara tabi olması gerektiğini yazmıştır.  Ona göre aylık maksimum faiz oranı     kefilsiz borçlarda %2,3,4,5, olarak belirlenebilirdi. Yüksek faiz oranlarına deniz aşırı borçlarda, riskli kara yolculuklarında izin verilmelidir. Borçlar vadesi dolduğunda ödenmezse borçlar için %5 faiz istenebilir.  Finley eski ekonomilerde Greco Roman dünyasının kesinlikle bir özel mülkiyet modeliyken aynı zamanda yakın doğu ekonomilerinin ,ekilebilir alanların çoğuna sahip olan ve toplumun  ekonomik, askeri, politik, dinsel, hayatını belirlemede neredeyse tekelleşmiş tapınak komplekslerinin kontrol altına aldığı bir model olduğunun farkına vardı. Eğer Eski Hindistan’da borç alma ve borç verme ilişkileri bu kadar geliştiyse tapınak kontrolü olsa bile o dönemde Eski Hindistan’da ticaretin Yunan ve Roman dünyasına göre daha ileri seviyede olduğunu düşünebiliriz.

 

 

İlerleyen tarihlerde faize ilişkin tavır Aziz Tomasso’dan gelmiştir. Ona göre paranın para ile yada yaşam gereksinimleri için olmadan ancak kazanç elde etmek için şeylerin parayla mübadelesi doğru değildi.

 

Faiz orta çağ boyunca her zaman kınanmıştı. Fakat her geçen gün sermaye stokunu atması onun getirisinin yeniden tanımlanmasını gerektiriyordu. Nitekim bu zorunluydu. Faiz ancak verimli sermaye için bir ödenti olarak yeniden tanımlandığında –borç alarak para kazanan kişinin karının bir bölümünü asıl para sahibiyle paylaştığı zaman-kıymete bindi.

 

Sermaye stoku arttıkça, ticaret geliştikçe zenginlik ve zenginlik uğraşı saygı gördüğünden aşırıya kaçmamak koşuluyla faiz almakta itibar kazandı. Geç orta çağ döneminde faiz türleri arasındaki fark çoktan ortaya çıkmıştı. Faiz, durumu iyi olan muhtaç olandan para aldığında şiddetle kınanabilirdi. Ya da güçlü ve nüfus sahibi olduğu için, tabii olduğu ağır ödemeleri protesto eden etkili bir kişi olan savurgan bir prens yada barondan alınması halinde kınanabilirdi. Ancak borç alan kişi borcundan para kazandığında işler değişiyordu. O zaman basit bir adalet kuralı olarak, kazancın bu kazancı mümkün kılan ve risk yada kayıp durumunda telafi de eden borç verenle paylaşması gerektiği savunulabilirdi. Hem Katolik Kilisesi’nin hem de Protestan  Kilisesi’nin doktrini gönülsüz ve yavaş yavaş da olsa ,iktisadi koşulla gerekli ödünü verdi. Tüccar faaliyetlerinin ödünç parayla finansmanı meşru hale geldi. Tüccarlar cennete girmekten mahrum edilmediler. 

 

Sermayenin getirisi faiz kuramındaki gelişmeye karşılık ücret kuramında merkantilist dönemde bile hala bir gelişme yoktu. Merkantilist düşüncenin geçerli olduğu dönemde hane halkında iç üretim yaygındı; kumaşta çalışan karı, koca ve çocuklara hammaddeyi tüccar sağlardı. Yine bir ücret ödemezdi; tüccar girişimci üretimi sürdürmek için gerekenler dışında ödeme yapmazdı. Burada ücret kuramının kurulacağı bir zemin yoktu.    

 

Para ve Mübadele

 

Paranın  yokluğunda mübadele kompleks hale gelemezdi. Paranın öncesinde takas ticarete genel limitler koymaktaydı. MA Copeland’a göre para ekonomisi ilk olarak Mezopotamya’da gelişti. Borç alma, borç verme, kamu işleri, iş bölümü, Mezopotamya’da gelişen diğer kavramlardı. Para mübadeleyi kompleks hale getirirken iktisadı da geliştirdi. Çünkü artık insanlar arasında daha fazla ekonomik  ilişki var olabilecekti. Aristo’ ya göre her ürün belli bir değere sahiptir. İnsanlar kendi aralarında mallar için değer biçer. Ve bir insan bir başkasından bir şey almak için kendi elindekinin değeriyle diğer ürününkini karşılaştırmalıdır. Ve buna göre bir takas gerçekleştirmelidir. Para da bunu için bir araç olmuştur.   

 

Para bölünebilirliği, dayanıklılığı, yeterli ancak sınırsız ulaşılabilirliği  ve sonuçta kabul görürlüğü nedeniyle mübadele aracı bir rol tutan düpedüz bir maldı. Gümüş, altın, bakır,demir, deniz kabukları, sığır, tütün ve  viski,   kağıt para ve banka mevduatlarıyla birlikte aynı amaca hizmet etti.

 

Paranın giderek artan kullanımı paranın değer kuramının da ortaya çıkmasına yol açtı. Oresme’ye göre  sikkedeki saf metal içeriğin değeri düşürülmemelidir.  O zaman kendi damgasını taşıyan paranın ağırlığını yada kalitesini düşüren bir prense kim güvenir. Yine doğal kullanımı dışında paradan kazanç elde etmenini üç yolu vardır. İlki mübadele sanatıdır, parayı yada para hareketlerini izlemektir; ikincisi tefeciliktir ve üçüncüsü parayı değiştirmektir.

 

Kötü paranın iyi parayı kovacağı her konumdaki insan ve girişimin, eğer bazısının özü ve ünü sağlam, bağsızı değersiz yada şüpheli paralara sahiplerse iyi parayı tutup kötü parayı devredecekleri yönündeki Gresham yasası olarak bilinir. Böylece kötü de iyiyi devreden çıkarır. Bu yasa, Elizabeth döneminde tüccar, diplomat,maliyeci ve kraliyet kambiyo borsasının kurucularından  biri olan Sir Thomas Gresham’a atfedilir. Bu tarihin büyük yanlış atıflarından biridir. Oresme Bu eğilimi tam iki yüz yıl önce görmüştür ve herkesin kendi başına yapabileceği bir keşif olduğundan onun bile ilk olması olası değildir.   

 

Merkantilist dönemde; Pazarların çoğalması ve tüccar sınıfının doğması ile birlikte zamanın iktisadi tutumuna ve politikalarına yansıyan üç gelişme vardı. İlki Amerika ve Uzakdoğu keşif gezileriydi: 1842’de Portekiz’de eğitim gören Kolomb Amerika’ya, beş yıl sonra Portekizli denizci Vasco De Gama Hindistan’a gitti; İzleyen yıllarda ispanya ve Portekiz’den ve sonra İngiltere’den, Fransa’dan, Hollanda’dan diğerleri onları takip etti. Sonuç, Avrupa’ya doğudan yeni ve egzotik ürünlerin akın etmesi ve daha önemlisi yeni dünyanın madenlerinden gelen altın gümüş akışıydı.   

 

Büyük metal akışının etkisi fiyatlarda genel bir yükseliş ve paranın nicelik kuramının erken bir tezahürü oldu. Bu, belli bir ticaret hacminde fiyatların paranın arz oranına göre değişeceğini savunan tarihsel teoremdir.

 

Yoksulluk ve Gelir Dağılımı Adaletsizliği

 

Maltus’ un çok daha sonraları hissettiği korku* ondan  önce başkaları tarafından da hissedilmişti. Socrates yoksulluk ile birlikte artan refahtaki güvensizlikten söz etmiştir.Malların kullanımı ya da tüketimi sadece minik bir yönetici azınlık dışındaki kimseler için son derece sınırlıydı.  Bu günkü ekonomilerde de olduğu gibi eski ekonomilerde de birileri diğerlerinde farklı tüketebiliyordu. Aristo’ya göre; birinin işinin diğerininkinden daha iyi olmasını önleyecek hiçbir şey yoktur.  Aristo insanlara daha fazla veya daha az aritmetik eşitlikle davranıldığını gözlemlemiştir. Aristo makam ve zenginliğin dağıtımıyla ilgilenmiştir. Eşitsizliğin ortadan kaldırılması için ona göre  talepteki dengeyi koruyan, güçlü,eğitimli, bir orta sınıf oluşması gerekiyordu . Böylelikle zenginle fakirin arasındaki fark orta hale gelecekti.

 

Sonuç

 

Mübadele arttıkça ekonomik ilişkilerin kompleks hale gelmesi sonucu iktisatçıların düşünmeleri gereken problemlerin sayısı da arttı. Bu birtakım durum ve problemlere cevap olarak oluşturulan kavram ve anlayışlardaki değişikliklerden iktisadi düşünce meydana geldi. Bu cevaplar pek çok yüz yıl içersinde belirli düşüncelden, düzenlenmiş düşünce setlerine dönüşerek bir bilimi oluşturdu, iktisadı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

 

 

 

  

 

 

 

 



* Örneğin  Yoksulluk konusu; “neredeyse bütün iktisat tarihinde çoğu insan yoksuldur ve çok azı çok zengindir” (Galbraith, s.16. )  

* Nüfus geçim araçları el verdiği  zaman geometrik olarak artarken, gıda maddeleri arzındaki artış en fazla aritmetikti.