T.C.
KOCAELİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
İKTİSAT ANABİLİM DALI
İKTİSAT POLİTİKASI YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
İKTİSADİ DÜŞÜNCE TARİHİ FİNAL ÖDEVİ
MERKANTİLİZM VE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDAN
GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE UYGULANAN İKTİSAT POLİTİKALARI İÇİNDE MERKANTİLİST
UYGULAMALAR
HAZIRLAYAN
ÇİĞDEM ALTIN
045208002
KOCAELİ, 2005
GİRİŞ
Merkantilizm düşünce akımı 16.yy’dan 17.yy sonlarına kadar dünyada etkili olan ve temel prensibi mamul mal ithalini kısıtlamak, hammadde ithalini teşvik ederek bunları ülke içinde işleyerek mamul mal olarak dışarı ihraç etmek olan, ticarete büyük önem veren, yoğun devlet müdahaleciliğinden yana ve yönetimde tüccarların hakim olduğu bir düşünce akımıdır.
Bu çalışmanın cevaplamaya çalıştığı iki temel soru vardır. Osmanlı İmparatorluğundan günümüze Türkiye’de uygulanan iktisat politikaları içinde merkantilist özellikler gösteren dönemler var mıdır?Varsa bu dönemler hangileridir. Bu bağlamda Osmanlı ve Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana uygulanan politikalar dönemler itibariyle ele alınış ve merkantlizm anlayışıyla benzer ve farklı yönleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.
1.MERKANTİLİZM
Merkantilizm düşünce akımı 16.yy’dan 17.yy sonlarına kadar dünyada etkili olmuştur.O dönemlerde dünya ekonomisinin merkezini Batı Avrupa ve özellikle İngiltere oluşturuyordu.Amerika ve Avustralya henüz Avrupa’dan gelen göçlerin yerleşim alanları durumundaydı.
Merkantilist dönemden önce dünyada yaygın bir dış ticaret olayından söz etmek güçtür.Bunun beklide tek istisnası Ortaçağda Uzakdoğu ile Avrupa arasında yaşanan ve Türkiye’yi bir köprü durumuna getiren Ortaçağ’ın çok eski dönemlerinde, Avrupa ülkelerinde, kendi aralarında ve Doğu Akdeniz’le süregelen, düzenli olmayan ancak yayılmaya devam eden bir ticaret vardı.Tüccarlar çağında artık hem yakın hem de uzak mesafelere büyük ölçüde artan bir ticaret gerçekleştirildi.Gemiler hep daha uzak bölgelerden ürün taşıdılar.İlk olarak İtalya’da ve sonra Kuzey Avrupa’da bankalar ortaya çıktı.Çeşitli ülkelerin sikkelerinin tartılıp mübadele edildiği yerlerde, para mübadeleleri ticari yaşamın olağan bir özelliği haline geldi.Tüccarlar ayrı bir figür olmak üzere, zengin ve uygun bir ölçekte faaliyet gösterdiklerinde de toplumsal olarak kabul gören saygın bir figür olmak üzere feodal gölgelerden çıktılar.
Tüccar şehirlerinde büyük tüccarlar sadece yönetimde etkili değillerdi; yönetim onlardı.Onbeşinci yüzyıldan onsekizinci yüzyıla kadar, bütün Avrupa’da, yeni ulus devletlerde giderek etkili oldular.Kamu politikası ve buna bağlı olarak kamu faaliyeti onların görüşlerini yansıttı.Nüfuzlarının büyük bölümünün toprak sahipleri sınıfının varislerine göre daha akıllı olmalarından ve bu akıllarını devletin onların çıkarlarına nasıl hizmet edeceği temelindeki açık bir anlayışa dönüştürmelerinden kaynaklandığı da eklenebilir.
Pazarların çoğalması ve tüccar sınıfının doğmasıyla birlikte zamanın iktisadi tutumuna ve politikalarına yansıyan üç gelişme daha vardı:
ü Amerika ve Uzakdoğu keşif gezileri: Avrupa’ya Doğu’dan yeni ve egzotik ürünlerin akın etmesini ve daha da önemlisi Yeni Dünya’nın madenlerinden gelen altın ve gümüş akışını sağladı.
ü Büyük altın ve gümüş akışı ile değişen ticaret : Yeni Dünya’nın madenlerini İspanya Yarımadasına taşıyan kalyonlar, bu dönemin ikinci büyük gelişmesinin, fiyatların yukarı doğru izlediği büyük hareketin hızlandırıcı unsuruydu.İspanya’ya hazine yağdı ve yasalara göre bunların sikkeye dönüştürülmeleri gerekliydi.Büyük metal akışının etkisi fiyatlarda genel bir yükseliş ve Paranın Nicelik Kuramının erken bir tezahürü oldu.Bu, belli bir ticaret hacminde, fiyatların paranın arz oranına göre değişeceğini savunan tarihsel teoremdir.Büyük gümüş ve altın akışının bir başka etkisi de ticaret hacminde, tüccar faaliyetlerinin hacmindeydi.O dönemde para malların alım satımında bir kolaylık, malların satışıyla satın alınması arasındaki zaman boşluğunda bir köprü, zenginliğe ulaşmanın uygun bir yolu olarak görülüyordu.Ticaretin, daha köklü, daha karmaşık unsurlarla yönetildiğine inanılıyordu.Büyük gümüş ve altın akışı tüccarların ve yönetimlerin dikkatini bu metallere ve mülkiyetlerindeki yada denetimlerindeki metal miktarını arttırmaya yönelik politikalara yoğunlaştırmasına yardımcı olmuştur.(Bu son nokta merkantilist düşünce ve politikada temel unsurdu.)
ü Modern devlet otoritesinin ortaya çıkması ve güçlenmesi: Ulusal devletin doğuşuyla birlikte, devlet otoritesiyle tüccarın çıkarı arasındaki işbirliği arttı.Hangisinin önce geldiği konusunda uzun tartışmalar oldu.Bazı görüşlere göre, tüccarlar devlete onun iç ve dış gücünü sürdürmesine yarayan ekonomik desteği sağladılar.Diğer bazı görüşlere göre ise, ulus oluşturmanın ayrı bir dinamik gücü vardır ve bunun için tüccarların nüfuzu ve zenginliği sadece katkı unsurlarıdır.
Merkantilizm, genel olarak Ortaçağın törel tutum ve davranışlarından uzaklaştı.Tüccarlar açıkça etkili ve belki de egemen oldukları toplum içinde zenginlik aradıklarından, bu uğraş kötü yada kuşkulu yan bağlantılarını kaybetti.Tüccarların temel kaygısı fiyatların çok yüksek olmasından ziyade rekabetle aşağıya çekilmemesinde bağlandığından, adil fiyat kavramı merkantilizme rağmen geriledi.Ücretlerin merkantilist düşüncede rolü çok azdı.Rekabetten çok hoşlanmadıklarından fiyatların ve ürünlerin tekeli yada tekelci denetimi uygun bulundu. “Birilerine mal satmak her zaman birilerinden mal almaktan iyidir, çünkü, mal satan her zaman belli bir avantaj sağlar, alan ise kaçınılmaz olarak zarar görür” inancındadırlar.
Bu anlayışta sanayi adına devlet müdahalesi, gümrük tarifesiyle koruma ve bir ödemeler dengesi politikası hakimdir.Dış ödeme fazlası oluşturup altın stoklarını artırabilmek üzere, iç ve dış ekonomik faaliyetler üzerine yoğun devlet müdahaleciliğini zorunlu görürler.[1]
Merkantilizm, aslında feodalitenin yerine feodalitenin yerine ulusal devletlerin kurulmakta olduğu bir dönemin görüşlerini yansıtır.İspanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerin ulusal birliği, sözü edilen bu dönemde sağlanmıştır.Aynı zamanda ulusal devletleri oluşturma sürecinde kralların otoritesini artırma ve ulusal birliği destekleme amacına hizmet etmiştir.
Merkantilist felsefeye göre, dış ticaret politikasının temel amacı, hazinenin altın stokunu arttırmaktır.Bunun içinde ödemeler dengesinde fazlalıklar oluşturmak gerekir.Merkantilistler altın ve değerli madenleri servetin kaynağı olarak görmüşlerdir.Onlara göre, hazinenin altın stoku aynı zamanda ekonomik ve siyasal gücün de temelini oluşturur.O dönemlerde uzun süren savaşların doğurduğu büyük finansman ihtiyacı, bu düşüncelerin benimsenmesinde etkili olmuştur.
İhracatın artırılmasına birinci derecede önem verirler.Mamul mal ithalinin ise sıkı biçimde kısıtlanması öngörülür.Buna karşın hammaddelerin ithali serbesttir.Hammadde ithali özendirilerek bunların ülkede işlenmesi ve dışarıya mamul mal biçiminde ihracı esastır.
Altın girişlerini arttırmak için ticaret filosunun geliştirilmesine de büyük ağırlık vermişlerdir.Altın ve gümüş deniz aşırı ticaret yoluyla elde edilir.Bu da güçlü bir ticaret filosunu gerektirir.Aynı zamanda sömürgelerle olan ticaret yollarının korunması için güçlü bir ordu ve donanmaya ihtiyaç vardır.
Sanayi devriminin ardından Merkantilizmin yerine liberal görüşler geçmeye başlamıştır.18. yy’ın ikinci yarısından itibaren Merkantilizm, yerini Klasik Liberalizme bırakmıştır.[2]
2. OSMANLI
İMPARATORLUĞU’NDAN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE’DE UYGULANAN İKTİSAT POLİTİKALARI İÇİNDE MERKANTİLİST
UYGULAMALAR
2.1.Osmanlı İmparatorluğu Ve Merkantilizm
Merkantilizm anlayışı, Osmanlıların ekonomik anlayışıyla tam bir tezat teşkil ediyordu.Her ne kadar benzer yönleri olsa da temelde birbirinden çok farklı iki anlayıştır.Şimdi Merkantilizm ile Osmanlı iktisat uygulamaları arasındaki bu benzer ve farklı noktaları inceleyelim:
Merkantilizmde kıymetli madenlere büyük önem verilmektedir.Aynı anlayış Osmanlı İmparatorluğunda da görülmüştür.Altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin ithali gümrük vergileri muafiyeti ile büyük ölçüde teşvik edilmekte, ihracatı ise yasaklanmaktadır.Çünkü, merkantilizmde olduğu gibi, temel anlayış ülkelerin gerek ekonomik gerekse siyasi anlamda güçlü olabilmeleri altın ve gümüş miktarına bağlanmaktadır.Altın ve gümüş miktarında bir azalma durumu ise, istenilmeyen bir durumdur.
Merkantilizmde esas anlayış, hammadde ihracatını kısıtlamak, ithalatını teşvik etmek, bu hammaddeleri ülke içinde işleyerek dışarı satmaktır.Bu tutumun en temel sebebi, emeği ucuz tutup sanayide dünya pazarı için ucuz fiyatlarla ihraç ürünleri üretmeyi sağlamaktır.Aynı anlayış Osmanlıda da görülmekle birlikte bir amaç faklılığı söz konusudur.Çünkü, Osmanlının bu yaklaşımındaki temel amacı, kitlelerin zorunlu ihtiyaç maddelerinde herhangi bir darlığın baş göstermesini önlemektir.
Osmanlı ile Merkantilist dönem arasındaki en önemli fark, merkantilizmde bir ülke ekonomisinin bir anonim şirket gibi düşünülmeye başlaması, bilanço toplamının ülke lehine olmasına önem verilmesi ve bunun kıymetli madenlerle dayanıklı mallar olarak hesaplanır hale gelmesidir. Ayrıca merkantilizmde herhangi bir ülkenin yada kentin zenginliği ticaret yollarını koruma kabiliyetine bağlı olduğu kabul edilmektedir.Osmanlıda ise ticaret yollarının güvenliğine büyük önem verilmekle birlikte sadece gelire yönelik çabalardan yada iç talebi karşılama amacından öteye gitmemiştir.Ayrıca ekonomiyi bir bütün olarak görmek ve rakip uluslara karşı koruma anlayışı 18. yy’a kadar Osmanlıda gündeme gelmemiştir.
Merkantilizmde devlet müdahaleciliğinin temel amacı ülkenin dış rekabetteki gücünü arttırmaktır.Oysa Osmanlıda devletin ekonomiye müdahale etmedeki amacı devlet gelirlerini arttırmak ve iç pazardaki tüketicileri korumaktır.[3]
Osmanlı iktisadi dünya görüşünün temel unsurları arasında sayılabilecek üç ilke vardır:İaşe ilkesi, gelenekçilik ilkesi ve fiskalizm ilkesi.Bu ilkeler Osmanlı anlayışı ile merkantilizm anlayışının benzer ve farklı yönlerine temel oluşturmaktadırlar.Şimdi bu ilkelerin Osmanlı iktisadi anlayışını nasıl yönlendirdiklerine kısaca değinelim.
İaşe İlkesi: Mal ve hizmetleri satmak ve kar etmek üzere satın alan yada üretim yapanlar açısından iktisadi faaliyetin temel amacı kar etmektir.Yani daha ucuza mal edip daha pahalıya satmaktır.Tüketiciler için iktisadi faaliyetin amacı ise, mal ve hizmetlerin mümkün olduğunca ucuz, kaliteli ve bol bulunmasını sağlamaktır.İaşe ilkesi de iktisadi faaliyetin tüketiciler için taşıdığı anlamın dayandığı bir ilkedir.Yani, bu ilkeye göre, malların mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olması, piyasada mal arzının en yüksek düzeyde tutulması temel hedeftir.Bu hedefin gerçekleştirilmesi için de devlet müdahaleciliği gerekli görülmektedir.Merkantilizmde üretimin amacı ihracatı artırıp, kıymetli madenleri artırmaktı.Osmanlıda ise, üretimin amacı yurtiçi ihtiyaçları karşılamaktır.Yurtiçi talep karşılandıktan sonra kalan üretim ihraç edilmektedir.Ayrıca ihracattan da yüksek gümrük vergisi alınmaktadır.İthalat ise serbesttir.Çünkü, ithalat yurtiçinde hiç üretilmeyen yada az üretilen malların ülke içine getirilmesi için bir araç olarak görülmektedir.Görüldüğü gibi merkantilizm ve Osmanlı iktisadi anlayışı temelde birbirlerinden çok farklıdır.
Gelenekçilik İlkesi: Gelenekçilik, sosyal ve iktisadi ilişkilerde yavaş yavaş oluşan dengeleri, eğilimleri mümkün olduğu ölçüde muhafaza etme ve değişme eğilimlerini ve herhangi bir değişme çıktığı takdirde, tekrar eski dengeye dönmek üzere değişmeyi ortadan kaldırma iradesinin hakim olmasıdır.Başka bir değişle, temel amaç üretim ve tüketimin dengede tutulmasıdır.Merkantilizm anlayışında olduğu gibi ihracata dönük bir üretim anlayışı söz konusu değildir.Yurtiçi üretimi karşılayacak bir üretim, bir de zorunlu ithalatı karşılayacak kadar bir üretim fazlası yeterli görülmektedir.Çünkü, bu dönemde emek ve sermaye faktörlerinin kıt olduğu anlayışı hakimdi.O nedenle ekonomide denge ve istikrar esastır.
Fiskalizm İlkesi: Bu ilkeye göre, devletin gelirleri mümkün olduğunca arttırılmalı, giderleri ise mümkün olduğunca kısılmalıdır.Merkantilizmde olduğu gibi ekonomisi güçlü bir devletin siyasal anlamda da güçlü olduğuna inanılır.O nedenle gerekirse harcamaları kısma yoluna da gidilebilir.
Merkantilizm anlayışında tüccarlar yönetimin kendisini oluşturmaktaydılar.Osmanlıda da tüccarlar büyük öneme sahiplerdi.Ancak merkantilizm ticareti başlı başına bir amaç olarak görürken, Osmanlı ticareti halkın refahını arttırmak için bir araç olarak görmekteydi.Ticaret hem geliri, hem de halkın refahını arttırdığı için devlet tarafından desteklenmekteydi.
15. ve 16. yy’da Osmanlıda ithal edilen mallar bakımından fiskal amaçla vergi yükü arttırılan birkaç mal dışında, serbesti bozulmadı; zaten bu durum izledikleri provizyonist politikaya uygundu.Ancak iç pazarın ihtiyacı karşılanmadıkça hiçbir malın ihracına izin verilmemesini öngören aynı provizyonist politika ihracatta sıkı bir kontrol rejimi getiriyordu.Bu kontrol hammadde ihracını da kapsadığı için yerli sanayinin gelişmesine hammadde bolluğu yaratarak katkıda bulunmuştur.
Osmanlı ekonomisinde 18. yy başlarında hemen her sektörde önemli genişlemeler yaşanmıştır.Gerek sınai, gerek zirai üretimde gerekse ihracatta artışlar yaşanmıştır.Ciddi bir ihracat serbestisi uygulaması getirilmiştir.Sanayi de kaydedilen genişleme ile birlikte devletin de ithal ikamesine yönelik yatırımlar yaparak bir çok manifaktür kurduğu görülmüştür.Ancak yüzyılın ikinci yarısında bu genişlemeler yerini daralmaya bırakmıştır.Üretim azalmış, ihracat yasakları getirilmiştir.
Her ne kadar 18.yy başlarında Osmanlıda ihracat serbest bırakılmaya çalışılsa da yüzyılın ikinci yarısında yaşanan ekonomik daralma ile ihracata yeniden kısıtlamalar getirilmiştir.19.yy’da ise, Osmanlı iktisat politikasında provizyonizm geleneği hakimdi.Bu ilkeye göre, ithalat mal arzını yüksek tutmaya yardımcı olduğu sürece, onu içerde ikame etmeye çalışmak gereksiz sayılırdı.Eğer ithalat bu amaçların dışına çıkarsa, o zaman ithal ikameci bir politika benimsenebilirdi.hammadde ve tarımsal ürünler ihraç eden mamul mal ithal eden bir devlet konumunu almıştır.
Sonuç olarak merkantilizm anlayışının hakim olduğu Batı ülkelerinde ihracat teşvik edilip ithalat kısıtlanmak istenirken Osmanlıda ithalat teşvik edilmekte ve ihracat ise yüksek koruma ile sınırlandırılmaktadır.Diyebiliriz ki, Osmanlı iktisat geleneği ile merkantilizm arasında ticarete verilen önem, güçlü ve zengin bir ekonomi, zaman zaman görülen küçük çapta ithal ikameci politikalar, devlet müdahaleciliği haricinde ortak özellikler olduğu söylenemez.[4]
2.2. Cumhuriyet Dönemi Ve
Merkantilizm
2.2.1.1923-1929 Dönemi – Dışa
Açık Ekonomi
Genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı
İmparatorluğu’nun son döneminde, dünya ekonomisi içinde hammadde ihracatçısı,
sınai ürün ithalatçısı ve dış borçlanmalar, Duyun-u Umumiye İdaresi ile sürekli
imtiyazların verilmiş olduğu bir iktisadi yapıyı devralmıştır. 1923-1929
arasındaki yıllar devlet işletmeciliği ve müdahalelerinin asgari düzeyde
tutulduğu ve piyasa şartlarında sanayileşmenin benimsendiği yıllardır.[5]Bu
dönemde sanayi henüz kurulamamıştır.Temel tüketim mallarının iç talebi
ithalatla karşılanmaktadır.Sınai tüketim mallarının ithalatı ise, tarımsal ve
madensel hammaddeler ihraç edilerek karşılanmaktadır.Ciddi bir dışa açıklık ve
buna bağlı olarak ciddi bir dışa bağımlılık söz konusudur.1929’a kadar ihracat
artış, ithalat ise azalış eğilimine girmiştir.Gelişen dünyada tarım ürünleri
talebinin fazla olması ve olumlu iklim koşulları ihracatı
arttırmıştır.Ekonomideki bu görüntü merkantilist
tutuma yaklaşmaktadır.Ancak 1929’da yaşanan dünya ekonomik bunalımı hem ithalat
hem de ihracat gerilemiştir.[6]
2.2.2. 1930-1939 Dönemi:
Devletçilik
1930 ve 1931 yılları
korumacı-devletçi iktisat politikalarının hakim olduğu döneme geçişi temsil eden yıllardır.Dünya ekonomisinin girdiği
büyük bunalım yıllarında Türkiye ekonomisi dışa kapanarak devlet eliyle bir
sanayileşme hamlesine girmiştir. Krizin hammadde fiyatlarını sanayi
fiyatlarından daha çok düşürmesi sonucu bir önceki dönemdeki serbest
ticaret-açık kapı politikalarının sürdürülmesinin dış ticarette yaratacağı
olumsuz gelişmeler sezilmişti. 1929’da Lozan’ın sınırlamalarının da son
bulmasıyla ithalatı denetleyen koruma önlemlerine başvurularak koruma duvarları
altında eskiden ithal edilen sınai tüketim mallarında ithal ikameci yatırımlara
gidildi. [7]Bu
dönemde geniş sanayi tesisleri kurulmuştur.
Devletin iktisat politikalarına
müdahalesi, dış ticarete ve kambiyo taahhüdüne müdahale şeklinde kendini
göstermiştir.Yabancı sermayeye karşı daha olumsuz bir bakış açısı oluşmuş ve
millileşme faaliyetleri artmış, iç piyasada tarım sektörüne müdahale
edilmiştir.Sanayi sektöründe de devlet etkin bir yatırımcı olarak ön plana
çıkmıştır.Bu dönemde en önemli büyüme sanayi sektöründe sağlanmıştır.Hükümet
miktar kısıtlamaları ve sıkı kontrollerle ithalatı kontrol altında tutmaktaydı.Gerek
ithal ikameci üretimi korumak, gerekse ithalatı, ihracat gelirleri ile
ödeyebileceği düzeyde tutmak amacıyla ithalat sınırlandırılmıştır.
Bu dönemde Türkiye’nin uyguladığı
dış ticaret politikasının temelinde;
ü
içeride
üretilen malların ithalatını yasaklamak,
ü
diğer
malların ithalatını ticaret anlaşmaları çerçevesinde serbest tutmak,
ü
dış
ticaret fazlası elde etmek,
ü
ihraç
mallarının kalitesini iyileştirmek ve çeşitlendirmek ilkelerine dayanmaktaydı. [8]
Görüldüğü gibi 1930-1939
arasındaki dönemde Türkiye’de uygulanan iktisat politikaları ile ilgili bu
ilkeler ile merkantilist
uygulamalar arasında benzer özellikler bulunmaktadır.
2.2.3.1940-1945 Dönemi: Savaş Yılları
İktisadi olaylara etki eden en önemli faktör II.Dünya Savaşı olmuştur.Bu yıllarda hükümet dış ticaret fazlası elde etmeyi amaçlayan bir politika izlemiştir.Dış ticaretteki fazla ithalatın kısılmasıyla sağlanmıştır.Uluslararası ortam bu amacın gerçekleştirilmesini bir ölçüde kolaylaştırmıştır.1940 yılında çıkarılan Milli Koruma Kanunu devlete dış ticareti tamamen koruma altına alma imkanı vermiştir. Makine ve hammadde ithalatındaki daralma yurtiçi sanayi üretimini de olumsuz etkiledi.Savaş ortamından dolayı devlet, tedbir olarak bütçe kaynaklarını savunmaya tahsis etmiş, yatırımlar için ayrılan sermaye azalmıştır.[9]
Türkiye’ye mal satan ülkelerin savaşta olması Türkiye ithalatının daralmasına neden olmuştur.Merkantilizmdeki gibi temel bir ilke olarak değil de Dünya ekonomik konjonktürünün bir neticesi olarak ithalat daralmıştır.
2.2.4. 1946-1960 Dönemi: Serbest Dış Ticaret
1929 Büyük Dünya Bunalımı ve
devam eden yıllarda yaşanan İkinci Dünya Savaşı korumacı, ithal ikameci
politikaları gündeme getirmiştir. Bu süreçte devletin ekonomiye müdahalesi ve
teorik ve pratik altyapısının uluslararası Keynesçilikle atılmış olması savaş
sonrasında ithal ikameci birikim modelinin AGÜ’lerde
benimsenmesinin ön hazırlığı olmuştur. Bu çerçevede tek merkez devlet
konumundaki ABD’den yayılan üretken sermaye, çevre ülkelerdeki sanayileşmenin
yönünü belirlemiştir.
Savaş sonrasında yeterli döviz
rezervi bulunan hatta dış ticaret fazlası olan Türkiye, dünya ekonomisindeki
serbestleşme doktrininin etkisiyle dış yardım arama çabasına girişmiş ve Truman Doktrini, daha sonra da Marshall Planı çerçevesinde
dış yardım almıştır.
Dönem içinde, özellikle de 1950’den 1954 yılına kadar,
dışa kapalı ve korumacı, içe dönük iktisat politikaları hızla terk edilmiş,
serbest dış ticaret rejimi benimsenerek, dış pazarlara yönelik bir kalkınma
anlayışı izlenmiştir.Yabancı sermaye teşvik edilmiş, kotalar kaldırılmış,
gümrük tarifeleri indirilmiştir. Ancak, ithalat artışının dış açıkları kronik
hale getirmesiyle, ekonomik yapı dış yardım, kredi ve yabancı sermaye
yatırımlarına dayanarak ayakta durabilen bir duruma gelmiştir.
Kronikleşen dış açıkların finanse
edilme biçimi ise döviz bağımlılığı koşullarının yaratılma sürecini
hızlandırmada büyük rol oynamıştır. Bu yıllarda her yıl dış açık verilmeye
başlanmasına rağmen ülkeye verilen dış yardımlar döviz kıtlığı koşullarının
oluşmasını bir süre engellemiştir. Bu süreç ise ilerde döviz bağımlılığını
giderek belirgin hale getirmiştir.
1954 yılından itibaren gerek dış ticarette gerek tarım sektöründe meydana
gelen tıkanmalar sonucunda tarıma ve dış ticarete dayalı sanayileşme politikası
terkedilerek, yerine sanayileşmeye öncelik veren
korumacı, ithal ikamesine yönelik politikalar tercih edilmiştir. Türkiye bu
dönemden itibaren iç pazara yönelik, tüketim malları üretimini ön plana çıkaran
bir ithal ikameci sanayileşme sürecinde yol almaya başlamıştır.
İthal ikameci sanayileşmenin
uygulandığı, dönemin ikinci yarısında da enflasyon oranı düşürülememiş, dış
ticaret açıkları kapatılamamıştır. 1958 yılına doğru Avrupa İktisadi İşbirliği
Teşkilatı dış yardımların gereken düzeyde sürdürülebilmesi için bir istikrar
programının uygulanması gerektiğini ileri sürmüştür. Türkiye dış yardımların
kesilmesini göze alamadığından 4 Ağustos 1958’de istikrar programını uygulamaya
koymuştur.
Programla devalüasyon yapılmış, dış ticaret rejimi
yeniden düzenlenmiş, para arzı kontrol altına alınmış, KİT ürünlerinin
fiyatları yükseltilmiştir. Ancak bu yıllarda devalüasyon ve KİT fiyatlarının
yükseltilmesi fiyatlar genel seviyesinin hızla yükselmesine yol açmış, fiyat
artışları 1959 yılında da devam etmiştir.
Sonuç olarak 1958 istikrar
programı da enflasyonu önlemede ve ödemeler dengesi açıklarını gidermede
başarılı olamamış ve 1959 yılında ekonomide bir durgunluk baş göstermiştir.[10]
Görüldüğü gibi, 1946-1954 yılları
arasında Türkiye merkantilizm anlayışından tamamen uzaklaşmış, ticaretteki
bütün kısıtlamaları kaldırmıştır.Merkantilizmdeki gibi bütçe denkliğinden
uzaklaşmış, ciddi dış açıklarla karşı karşıya kalmıştır.1954’ten sonra tekrar
merkantilizm benzeri uygulamalar gösterse de ihracata gerekli önemi vermemesi,
sadece yurtiçi talebe ve bütçe açıklarına yönelik üretim anlayışı göstermesi de
merkantil anlayışa ters bir durumdur.
2.2.5. 1960-1980 Dönemi: Planlı Ekonomi
Planlı dönemde Türkiye, ithal ikameci, yerli sanayiyi korumayı korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan bir dış ticaret politikası takip etmiştir.İthalatını kotalarla, ikili anlaşmalarla ve kontrollü kambiyo politikası ile finanse edebileceği çerçevede tutmaya çalışmıştır.İthal ikameci sanayileşme politikası, korumacı dış ticaret politikası ve bunları tamamlayan aşırı değerlenmiş döviz kuru politikası ile birlikte ekonomiye içe dönük üretim yapan bir sınai yapı kazandırılmıştır.Ancak üretim içe dönük programlandığından ve iç piyasalar karlı olduğundan ihracat artmamış, geleneksel tarım ürünleri ile sınırlı kalmaya devam etmiştir. Sanayi, makine, petrol ve yedek parça gibi ithalatına büyük ölçüde bağımlı kalmıştır.[11]
Türkiye ekonomisi 1960’lı
yılların sonuna kadar tarım, hizmetler, sanayi ve diğer sektörlerde önemli
gelişmeler kaydetmiştir. Fakat, bu gelişmelerin büyük bir bölümü dış borçlardan
karşılanmıştır.1970 yılında ise hükümet devalüasyona gitmiştir. Devalüasyondan
sonra hızlanan ihracat ve işçi dövizi girişi nedeniyle döviz rezervleri artmış,
fakat daha sonraki yıllarda özellikle petrol fiyatlarındaki yükselme sonucu
artan döviz gereksinimleri ve ihracatın gerilemesi nedeniyle rezervler kısa
sürede erimiş ithalatı karşılamak için aşırı bir şekilde borçlanmaya
gidilmiştir. Ancak, dönemin sonunda ithal ikamesinin büyümeye olan katkısının
negatif olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, ekonominin ithalata olan bağımlılığı
da artmıştır.
Türkiye’de, ithal ikamesi
kapsamında yürütülen korumacı ve popülist politikalar, ülkeyi üretmeden tüketir
hale getirmiş ve bu tüketim yapısı ısrarla sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu
şekildeki bir yapılanma nedeniyle, özel kesim daha karlı bulduğu iç pazara
yönelmiş, ithalata bağımlılık giderek artmış ve ithal ikamesinden beklenen
dışarıyla rekabet edebilecek ve ihracata yönelebilecek bir sanayi yapısı
kurulamamıştır.. Ancak bu yıllarda, yeni petrol zamları, vadesi gelen dış
borçlar ve siyasal istikrarsızlıklar ülkeyi tam bir çıkmaza sokmuştur.[12]
Türkiye bu yıllarda Merkantilizm anlayışında olduğu gibi korumacı bir politika izleyebilmiştir.Ayrıca ihracat gelirleri içinde tarım ürünlerinin payı azalırken sınai ürünlerin gelirleri artmaya başlamıştır.Ama, buna rağmen, Türkiye tarım ürünleri ve hammadde ihraççısı bir ülke konumundan kurtulamamıştır. Ayrıca, ihracatın gelişmemesi ve mamul mal ithalatı merkantilizm anlayışı ile çelişmektedir.İhracatın geri kalması ile dış ticaret açıkları ortaya çıkmıştır.
2.2.6.1980-2000’li Yıllar
Türkiye’nin ithalatında önemli
bir kalem olan petrol fiyatının yükselmesi döviz ihtiyacını önemli ölçüde
artırırken buna bir de dış borç bulmada karşılaşılan sorunlar eklenince,
Türkiye üretimde kullanılan girdilerini ithal edememeye başlamış, temel
mallarda ortaya çıkan kıtlıklar ise karaborsa ve kuyrukları doğurmuştur.
Ekonomideki bu tıkanmanın
aşılabilmesi için yeni dış kaynak arayışına girişilmiştir. 24 Ocak Kararları
olarak anılan bir dizi önlem uygulamaya konuldu. Söz konusu önlemlerle ‘’ithal
ikameci’’ kalkınma politikasından ‘’ihracata yönelik’’kalkınma politikasına geçilmiş, 80’li yıllar boyunca bu kararlara çeşitli
eklemeler yapılmış, değişikliklere gidilmiş fakat ana tema değiştirilmemiştir.
Yapılan düzenlemelerle, ekonominin dışa açılması, piyasa mekanizmasının
geliştirilmesi, kamu kesiminin sınırlanması, enflasyonun kontrol altına
alınması, yabancı sermayenin teşviki hedeflenmiştir.
1984-1989 yılları arasında
Türkiye ekonomisinde bir genişleme dönemi yaşanmıştır. Bu dönemde Batı
ekonomilerinde meydana gelen canlanma, Türkiye’nin izlediği ihracata dayalı
büyüme stratejisi ile de örtüşerek ihracatın artmasına neden olmuş ve Türkiye
ekonomisi bir genişleme sürecine girmiştir. 1980-1989 yılları arasında
ihracattaki artış, ithalattakinden fazla olmuş ve dış ticaret açıkları
azalmıştır.Fakat 1990’a gelindiğinde dış dünyada iki önemli gelişme Türkiye
ekonomisini direkt olarak etkilemiştir. Bunlar, İran-Irak savaşının sona ermesi
ve 1990 Körfez Krizidir. Bu iki dış gelişme Türkiye için önemli iki pazarın
kaybolmasına neden olmuştur. Türkiye’yi çok yakından ilgilendiren ve etkileyen
bu iki gelişmeye ek olarak dünya ekonomisinde de bir daralma süreci yaşamıştır.
Tabi ki, bunların hepsi birlikte Türkiye’nin ihracatı üzerinde olumsuz etki
yaratmıştır.1991-1998 yılları arasında ihracatın ithalatı karşılama oranı
düşmüş ve ticaret açıkları tekrar büyümüştür.[13]
Sonuç olarak, 1980 sonrası dönemde ihracat rejimi,ihracatı özendirme ve arttırma amacına göre düzenlenmiştir.Vergi iadesi, ihracata ucuz kredi, ihracatın vergi, resim ve harçlardan istisnası ve ihracatçıya döviz kullanma kolaylıkları gibi teşviklerle ihracat arttırılmaya çalışılmıştır.Bu durum aynı zamanda ihraç malların çeşitlenmesine, ürün ve ambalajlama kalitesinin yükselmesine, dış ilişkilerin yoğunlaşmasına yardımcı olmuştur.
Yine bu dönemde ithalatta da serbestleşmeye gidilmiştir.Kotalar kaldırılmış, formaliteler azaltılmış, damga resmi ve depozitler gibi ödemeler düşürülmüş, nominal gümrük vergileri düşürülmüş, ithalat koruması tarife dışı engeller kaldırılmıştır.[14]
1980 sonrası dönemde ihracatın teşvik edilmesi merkantil bir anlayış gibi görülse de ithalatın serbestleşmesi bir çelişkidir.Bilindiği gibi merkantilizmin temel prensibi mamul mal ithalini kısıtlamak, hammadde ithalini teşvik etmek, bunları ülke içinde işleyerek dış ülkelere ihraç ederek dış dünyanın servetini ele geçirmektir.Ancak, görüldüğü gibi,hem ihracat hem ithalat serbest bırakılmıştır.Özellikle pek çok malın ithalinin serbest bırakılması ithal ikameci sanayileşme stratejisinden uzaklaşıldığını göstermektedir.
SONUÇ
Osmanlı İmparatorluğundan günümüze kadar uygulanan iktisat politikaları
incelendiğinde ciddi değişimler yaşandığı görülmektedir.Her ne kadar Osmanlı
dönemi uygulamaları merkantilizm ile benzerlik gösterse de temelde ciddi
farklılıklar mevcuttur.
Merkantilizm anlayışının hakim olduğu Batı ülkelerinde ihracat teşvik edilip ithalat kısıtlanmak istenirken Osmanlıda ithalat teşvik edilmekte ve ihracat ise yüksek koruma ile sınırlandırılmaktadır.Diyebiliriz ki, Osmanlı iktisat geleneği ile merkantilizm arasında ticarete verilen önem, güçlü ve zengin bir ekonomi, zaman zaman uygulanan küçük çaplı ithal ikameci politikalar ve devlet müdahaleciliği haricinde ortak özellikler olduğu söylenemez.
Cumhuriyet döneminden günümüze kadar baktığımızda ise, 1930-1939
dönemindeki devletçilik uygulamaları merkantilizmle ciddi benzerlikler
göstermektedir.Bu dönemde Türkiye’nin uyguladığı dış ticaret politikaları
şöyledir:içeride üretilen malların ithalatını yasaklamak, diğer malların
ithalatını ticaret anlaşmaları çerçevesinde serbest tutmak, dış ticaret fazlası
elde etmek, ihraç mallarının kalitesini iyileştirmek ve çeşitlendirmek.
Görüldüğü gibi 1930-1939
arasındaki dönemde Türkiye’de uygulanan iktisat politikaları ile ilgili bu
ilkeler ile merkantilist
uygulamalar arasında benzer özellikler bulunmaktadır.Diğer dönemlerde de kısmi
ortak özellikler bulunmakla beraber ciddi çelişkilerde mevcuttur.O nedenle
1930-1939 haricindeki herhangi bir dönemde merkantilist
düşünce ile uyuşan bir iktisat politikası uygulamasının Türkiye’de var olduğunu
söyleyebilmek güçtür.
KAYNAKÇA
EROĞLU, Nadir, “Türkiye’de İktisat Politikalarının Gelişimi”, http://www.ceterisparibus.net
GALBRAİTH, John Kenneth, İktisat Tarihi, Dost Kitabevi, Ağustos 2004
GENÇ, Mehmet, Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2002,
İNALCIK, Halil Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Eren Yayıncılık, 2000,
SEYİDOĞLU, Halil, Uluslarası İktisat, 14.Baskı, İstanbul 2001
ŞAHİN, Hüseyin, Türkiye Ekonomisi”, Ezgi Kitabevi, 6.Baskı
[1] John Kenneth
Galbraith, İktisat
Tarihi, Dost Kitabevi, Ağustos 2004, s.38-50
[2] Halil Seyidoğlu, Uluslarası İktisat, 14.Baskı, İstanbul 2001, s.14-15
[3] Halil İnalcık, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Eren Yayıncılık, 2000, s.86-89
[4] Mehmet Genç, Osmanlı
İmparatorluğunda Devlet ve Ekonomi, Ötüken
Yayınları, İstanbul 2002, s.45-70
[5] Nadir Eroğlu,
“Türkiye’de İktisat Politikalarının Gelişimi”, s.1-2http://www.ceterisparibus.net
[6] Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi”, Ezgi Kitabevi, 6.Baskı, s.41-42
[7]Nadir Eroğlu,a.g.m,s.3
[8] Hüseyin Şahin, a.g.e., s.65
[9] Hüseyin Şahin, a.g.e., s.87-88
[10] Nadir Eroğlu,a.g.m,s.4-5
[11] Hüseyin Şahin; a.g.e., s.161
[12] Nadir Eroğu, a.g.m., s.6
[13] Nadir Eroğu, a.g.m., s.7-8
[14] Hüseyin Şahin, a.g.e., s.332-334